İyi Fikir, Kötü Ürünü Kurtarmaz
- Abdullah Nurata
- 21 Haz
- 2 dakikada okunur

Bir dönem Bursa-İnegöl tarafındaki tekstil sektörüne odaklanmıştık. Onlarca görüşme yapmıştık.
Görüştüğümüz çoğu fabrikanın girişinde dünya devlerinin logoları karşılıyordu bizi: H&M, Zara, Benetton, LCW vs… Kocaman fabrikalar, şaşaalı karşılama bankoları.
Bir şirket sahibinin aklımda kalan şu cümlelerini pek çok yerde anlattım:
"Abdullah hocam" dedi. Masanın üzerindeki kumaşı alıp;
"Bu şalı Zara'ya 90 cent'e üretiyoruz. Sonra mağazada görüyoruz, üzerine 20 dolar etiket basıp satıyorlar. İnsan görünce üzülüyor."
Sonra bu cümlenin türevlerini başka başka sektörlerde, başka başka formlarda duydum hep…
Üretici Zihniyeti
Bu "üretici" zihin yapısı çoğu işletmeyi fasonculuğa yönlendiriyor ister istemez. Çünkü arka planda işleyen varsayım; skala ekonomisi mantığı. Üretim miktarı arttıkça birim maliyet düşer, kârlılık artar. Verimlilik düzleminde bir bakış açısı.
Eğer odağınız "ucuz fiyat" ise mesele yok, normal. Ama üzerine marka bastığınız bir ürününüz varsa ve verimlilik hesabınız, "değer yaratma" odağınızın önüne geçerse, markanızın da yavaş yavaş yok olmaya başladığından emin olabilirsiniz.
O fasoncu zihniyet hâlâ duruyor. Tekstil sektörü şimdi benzerini Mısır'da yapmaya çalışıyormuş. Oysa bizim değiştirmemiz gereken şey sanki fabrikanın yeri değil de, düşünme şeklimiz…
Çünkü "değer" dediğimiz şey üretim bantlarında değil, müşterinin zihninde oluşuyor. Zara'nın 90 cent'lik şalı 20 dolara satabilmesinin sebebi daha iyi kumaş değil yani. Daha soyut şeyler… Üretimi mükemmelleştirip markayı hiç denemezseniz, değerin neredeyse tamamı sınırı geçip başka ülkelerde kalır. Otomotivde ya da mobilyada olduğu gibi…
Bu, madalyonun bir yüzü.
Madalyonun Öteki Yüzü
Şimdi tam ters bir tabloya bakalım.
Türkiye Futbol Milli Takımımız, 2026 Dünya Kupası'nda henüz ikinci maçını oynamışken Haiti ile birlikte vedası kesinleşen ilk takımlardan biri oldu.
İronik bir şekilde maç bitip, milli takımımızın elenmesinden sonra çıkan reklamlardaki coşku ile gerçeklik birbirine zıt idi. Aylarca çalışılan işler, haftalardır yayında olan reklamlar... Sponsorluklar, filmler, afişler hep coşku ve galibiyet üzerine kurulu prodüksiyonlar, yükselen beklentiler…
Etrafınızda ne kadar güçlü bir iletişim kurarsanız kurun, sahaya çıkıp rakibi yenmezseniz hiçbir reklam bunu telafi edemez.
Çünkü ürün önce ana işlevini yerine getirmeli.
Kalem reklamı yapıyorsanız, her şeyden önce o kalemin yazması gerekir.
Buzdolabı reklamı yapıyorsanız, önce soğutması gerekir.
Araba… gaza bastığınızda gitmesi gerekir.
İsmail'in gücünü kim 101 yaptıysa, o gücün karşılığını önce sahada göstermesi gerekiyordu.
İyi fikir kötü ürünü kurtarmaz yani.

Tuzak burada işte...
Biri temeli atıp üzerine hiç bina kurmuyor, öteki temeli atmadan binayı dikmeye çalışıyor.
Bursa-İnegöl'deki firmalar işlerini iyi yapıyor; ürün iyi, kumaş kaliteli, işçilik iyi. Problem; bu sağlam temelin üzerine hiç marka kurmamış olmaları. İşlevini fazlasıyla yerine getiren ama hikâyesi olmayan bir ürün, başkasının markasının altında ucuza çalışmaya mahkûm kalıyor.
Milli takım örneğinde ise tam tersi bir hata var: işlevini henüz yerine getirmeden -kazanmadan- marka, hikâye, beklenti inşa etmeye çalışmak. Bu da havada kalan bir kule gibi. Temeli olmayan kule er ya da geç yıkılır elbet.
Yani;
Önce ürün ya da hizmet kendi işlevini hakkıyla yerine getirmeli.
Sonra bu sağlam temel üzerine marka kurulmalı, hikâye anlatılmalı…
Pazarlama, var olmayan bir performansı var gibi göstermenin aracı değildir. Zaten var olan bir performansa değer kazandırmanın, onu göstermenin-tanıtmanın-hatırlatmanın bir aracıdır.
Reklamlar güzel. Sponsorluklar güzel. Şampiyonluk prodüksiyonları süper.
Ama önce sahaya çıkıp rakibi yenmeniz lazım.
Yapamıyorsanız gerisi laf-ı güzaf…



Yorumlar