Del Bosque Sendromu
- Abdullah Nurata
- 7 Haz
- 4 dakikada okunur

2026 Dünya Kupası'nın başlamasına günler kala, yıllar önce futbol üzerinden kurduğum bir yönetim analojisini tekrar ele aldım.
Futbolu takip edenler bilir. Hem Şampiyonlar Ligi'ni hem de Dünya Kupası'nı kazanan elit teknik adamlar arasında yer alan Vicente Del Bosque, dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Real Madrid'de önemli başarılar elde ettikten sonra 2004 yılında Beşiktaş'ın başına geçmişti. O dönem çok tartışılan konulardan biri, teknik bilgisinden ya da kariyerinden ziyade, farklı bir konuydu.
Del Bosque tüm teknik direktörlük kariyeri boyunca sadece Real Madrid’i çalıştırmıştı. Alıştığı ortamın dışına çıktığında da aynı başarıyı gösterebilecek miydi?
Bizde beklentiler kısa vadeli malum. O da endişeleri boşa çıkarmadan geçen 8 ayın ardından, ülkesine geri dönmek zorunda kalmıştı. Ben de bu durumu markalarımıza örnek gösterip "Del Bosque Sendromu" adını vermiştim. Anlatacağım.
Aradan geçen yıllarda futbol da değişti, iş dünyası da değişti ama sendromun kendisi markalarımızda hâlâ mevcut. Özellikle de büyümeye çalışan firmalarda…
Şirketler... Şirketler...
Ülkemizin dört bir yanında son derece başarılı şirketler var.
Bazıları kendi bölgesinde lider.
Bazıları yüzlerce kişiye istihdam sağlıyor.
Bazıları onlarca ülkeye ihracat yapıyor.
Bu başarıların çoğu da masa başında yazılmış stratejilerle değil; alın teriyle, uykusuz gecelerle, girişimcilikle, üretim gücüyle ve satış becerisiyle elde edildi.
Kimse bunun aksini iddia edemez. Yakinen biliyorum. Uzun yıllardır Anadolu sanayicileriyle çalışıyorum ve bazı meslektaşlarımın bu sermaye gruplarını küçümseyen yaklaşımlarını görünce üzülmüyor değilim.
Evet pazarlama ve marka yaklaşımı üzerine alınacak yolumuz var kabul. Zaten ben de bu konuları geliştimek üzerine çalışmalar yapıyorum. Ama bu şirketlerimizin üretim kasları halen güçlü. Satış kasları da güçlü.
Ama şirket büyüdükçe ihtiyaç duyulan kaslar değişiyor ya.
Sorun da aslında biraz burada başlıyor.
Kendi bölgesinde güçlü olan bir firma düşünelim.
Yıllardır aynı müşterilerle çalışıyor. Pazarı biliyor, rakipleri tanıyor, dağıtım yapısını ezbere biliyor. Doğal olarak birçok kararı tecrübesiyle verebiliyor.
Sonra ülke geneline açılıyor. Ardından ihracata başlıyor. Belki kendi markasıyla perakendeye girmeye çalışıyor. İşte burada aslında yeni bir oyun başlıyor.
Çünkü artık sadece ürününüzle yarışmıyorsunuz.
Farklı tüketicilerle karşılaşıyorsunuz.
Farklı satın alma motivasyonlarıyla karşılaşıyorsunuz.
Farklı rakiplerle karşılaşıyorsunuz.
Çoğu zaman da, sizi bulunduğunuz noktaya getiren reflekslerin tek başına yeterli olmadığını görüyorsunuz.
Del Bosque Sendromu…
Başarılı olduğunuz oyunun kurallarını evrensel sanmak.
Bizdeki Durum
Yıllar içinde farklı sektörlerde buna çok defa şahit oldum.
Büyük bir makine üreticisinin yöneticisi sormuştu:
Yıllar içinde farklı sektörlerde buna çok defa şahit oldum.
"Biz endüstri 4.0 ile üretim yapıyoruz. En son teknolojiyi kullanıyoruz. İtalyan rakiplerimiz daha eski teknolojiyle üretiyor. Yine de makinelerini bizim iki-üç katımız fiyatla satabiliyorlar. Nasıl oluyor bu?"
Aslında cevap sorunun içinde gizliydi.
Günümüz dünyasında insanlar sadece ürün satın almıyor diye yazıyor herkes. Doğru. Mesele de zaten bu. Konunun içini doldurmak pazarlama kaslarını güçlendirmekten geçiyor. Sorun şu ki üretim tarafında çok güçlü olan şirketler bazen bu alanları ikinci planda değerlendirebiliyor.
Oysa özellikle uluslararası pazarlarda oyunun önemli kısmı buralarda oynanıyor. Hatta İtalya, makine dahil, tekstil ve mobilyada da oyunu buraya çekiyor…
Benzer bir durum şirketlerimizin ihracat yapılanmalarında da var.
Bugün birçok Türk şirketi 50-60 ülkeye ihracat yapıyor. Bu önemli bir başarıdır kesinlikle.
Ancak ürün satmak ile marka oluşturmak aynı şey değildir.
Şirket yeni bir ülkeye girmek istiyor. Fuara katılıyor, bir distribütör bulunuyor. Ardından markanın yönetimi de büyük ölçüde distribütöre bırakılıyor. Bir süre sonra satışlar beklendiği gibi gitmeyince şaşkınlık başlıyor.
Şimdi şöyle bir soru sorsam:
Kaç Türk markasının ihracat yaptığı ülkelerde gerçekten pazarlama yatırımı var?
Kaçının o ülkelerde müşteri araştırması var?
Kaçı tüketicisinin neden satın aldığını biliyor?
Kaçı neden satın almadığını biliyor?
Bu soruların cevaplarını değil el memleketlerinde, kendi yerel pazarında dahi net olarak bilmeyen yüzlerce üreticimiz, yüzlerce markamız var…
Anadolu Kaplanları
Yani Türkiye'nin sorunu üretim yapamamak değil. Satış yapamamak da değil. Aksine birçok Anadolu şirketi bu iki konuda oldukça güçlü. Sorun, yeni sahalara çıkıldığında gereken pazarlama, araştırma, marka yönetimi ve sistem kurma kaslarının aynı ölçüde gelişmemiş olması.
Bunlar da pazarlama ekiplerinin çalışması gereken alanlar. Tabi pazarlamayı da yanlış anlamamak lazım. Anadolu sanayicisi genelde stratejik pazarlama yükünü satış ekiplerine verip, ‘pazarlama’ olarak adlandırdığı ekiplerine, ‘talimatları uygulayan tasarımcı’ muamelesi yapma eğiliminde. Ama pazarlama dediğimiz şey sosyal medyada paylaşım yapmak değil ki sadece… Broşür bastırmak, fuarda stand kurmak vs. değil…
Bunların hepsi gerekli tabi ama pazarlamanın kendisi değil.
Pazarlama; müşteriyi anlamaktır.
Pazarlama; yeni pazarlara girerken riski azaltmaktır.
Pazarlama; fiyat rekabetine sıkışmadan büyüyebilmektir.
Pazarlama; hangi müşterinin neden satın aldığını, hangisinin neden satın almadığını anlayabilmektir.
Bir başka ifadeyle pazarlama, büyüyen şirketlerin yön bulma mekanizmasıdır.
Üstelik dünya ekonomisinin içinden geçtiği dönem de bunu daha da önemli hale getiriyor.
Bugün belirsizlik çok daha yüksek. Rekabet sert. Tüketici daha seçici. Hata maliyetleri daha pahalı.
Böyle dönemlerde birçok şirket doğal olarak satışa daha fazla yükleniyor. Bu anlaşılabilir bir refleks. Ama sadece satışa yüklenmek bazen daha hızlı koşmaya çalışırken yanlış yolda ilerlemeye benziyor. Dolayısıyla önce doğru yönü bulmak gerekiyor. Pazarlamanın en önemli katkılarından biri de bu zaten. Yön göstermek.
Peki Del Bosque Sendromu'nun ilacı ne?
Bence önce şunu kabul etmek gerekiyor:
Yeni bir sahaya çıkıyorsanız, eski başarılarınız çok kıymetlidir ama tek başına yeterli olmaz.
Yeni müşterileri anlamanız gerekir.
Araştırma yapmanız gerekir.
Nitelikli insan kaynağına yatırım yapmanız gerekir.
Sistem kurmanız gerekir.
Pazarlamayı maliyet değil, büyüme altyapısı olarak görmeniz gerekir.
---
Anadolu'da, kendi şehrinde yıllarca başarılı olmuş bir şirketin Türkiye geneline açılması, Türkiye'de başarılı olmuş bir şirketin yurtdışına açılması, ya da B2B'de başarılı olmuş bir şirketin perakendeye girmesi aslında aynı problemdir.
Çünkü her seferinde şirket;
- yeni müşterilerle,
- yeni rekabet dinamikleriyle,
- yeni dağıtım yapılarıyla,
- yeni beklentilerle,
karşılaşır.
Eski başarılar değerini kaybetmez ama tek başına yeterli olmamaya başlar.
Del Bosque Sendromu, başarılı olduğunuz oyunun kurallarını evrensel sanma yanılgısıdır.
Başarılı olduğunuz ortamın dışına çıkarken yeni ortamın sizden talep ettiği dönüşümü yeterince önemsememe tuzağıdır.
Evet bazı maçları yetenek kazandırır. Ama uzun vadeli başarıyı uyum sağlayabilenler elde eder.



Yorumlar