top of page

Markalaşmanın Matematiği

  • Yazarın fotoğrafı: Abdullah Nurata
    Abdullah Nurata
  • 6 gün önce
  • 3 dakikada okunur

Bir ürünün ekonomik değeri nerede oluşur sizce?


Hammaddeyi üreten yerde mi?

Onu işleyen fabrikada mı?

Yoksa tüketicinin rafta gördüğü markada mı?


Aslında bu soru, Türkiye ekonomisinin uzun yıllardır içinde bulunduğu temel çıkmazın da özeti sanki. Çünkü birçok sektörde güçlü bir üretim kabiliyetimiz var. Tarımda da, sanayide de, tekstilde de…


Bunu sıklıkla tekrarlıyorum.


İnsansız hava araçlarında müthiş bir başarımız oldu. Hepimizin göğsü kabarıyor bu konuda. Ama tüketici ürünlerinde değer zincirinin en üst halkasında çoğu zaman biz yokuz. 


Tekstil buna en bilinen örneklerden biri. Uzun yıllar dünyanın önemli üretim merkezlerinden biri olduk. Halen pek çok işletme geçmiş kabiliyetleriyle ayakta durmaya çalışıyor. Kumaşı dokuyoruz, kesiyoruz, dikiyoruz, paketliyoruz ve dünyanın dört bir yanına gönderiyoruz. Ancak aynı ürün, uluslararası bir markanın etiketiyle raflara girdiğinde bambaşka bir fiyat seviyesine ulaşıyor.


Biz üretimde güçlü bir ülkeyiz. Gıdada da, tekstilde de, makinede de, mobilyada da… Ama değer üretiminin en yüksek olduğu yerde, yani marka tarafında, aynı ağırlığa çoğu zaman sahip değiliz.


İşte markalaşmanın matematiği tam burada devreye giriyor.


Çünkü marka; ürünün kendisini değiştirmeden ekonomik değerini katlayan bir kaldıraçtır.

Bu durumu somutlaştırmak için Türkiye’nin en güçlü olduğu alanlardan birine bakalım: Fındık.


Türkiye, dünya fındık üretiminde açık ara lider konumda. Her yıl yüz binlerce ton fındık dünya pazarına Türkiye’den gidiyor. Karadeniz İhracatçı birliklerinin verilerine baktığımızda Türkiye’nin 2025 fındık ihracatının 238 bin ton seviyesinde gerçekleştiğini görüyoruz. [1]


Bu ihracatın toplam değeri ise yaklaşık 2.25 milyar dolar.


Basit bir ortalama hesap yaptığımızda ton başına ihracat fiyatı yaklaşık 9.448 dolar civarında.


[Bu arada detay projeksiyon hesapları yazının sonundaki görselde ekli]


Şimdi bu denkleme dünyanın en büyük gıda şirketlerinden biri olan İtalyan Ferrero’yu ekleyelim.


Ferrero’nun Türkiye’den aldığı fındığın toplam ihracat içindeki payının yaklaşık %30 olduğu tahmin ediliyor. Bu da yaklaşık 72 bin ton fındık anlamına geliyor.


Ortalama ihracat fiyatını baz aldığımızda bu fındığın hammadde değeri yaklaşık 677 milyon dolar.


Buraya kadar tablo standart: Türkiye üretiyor, dünya satın alıyor…


Ama hikâye burada bitmiyor.


Ferrero bu fındığı büyük ölçüde Nutella üretiminde kullanıyor. Nutella’nın içeriğinde yazdıklarına göre %13 oranında fındık var. Bu oran üzerinden hesapladığımızda 72 bin ton fındık yaklaşık 554 bin ton Nutella üretimine karşılık geliyor.


Kilograma çevirdiğimizde bu yaklaşık 554 milyon kilogram ürün demek.


Şimdi işin perakende tarafına bakalım.


750 gramlık bir Nutella kavanozunun ortalama satış fiyatı üzerinden yapılan hesaplamada kilogram başına değer yaklaşık 10 dolar seviyesine denk geliyor.


Bu durumda ortaya şu tablo çıkıyor:


Türkiye’den yaklaşık 677 milyon dolar değerinde çıkan fındık, markalı bir tüketici ürünü haline geldiğinde yaklaşık 5.5 milyar dolarlık bir perakende cirosuna dönüşebiliyor.


Yani aynı hammadde, yaklaşık 8 kat daha büyük bir ekonomik değer yaratıyor.

Bu farkın sebebi daha iyi bir fındık değil.


Bu farkın sebebi marka.



Marka, hammaddenin etrafına kurulan ekonomik mimaridir. Ürünü yalnızca satılabilir hale getirmez; onu tercih edilir hale getirir. Buradaki fark önemli.


Ambalajdan dağıtıma, kategori tanımından fiyatlandırmaya, iletişimden tüketici algısına kadar birçok katman bu değeri birlikte oluşturur.


Bu yüzden markalaşma hiçbir zaman tek boyutlu olarak düşülmemelidir.


Marka; bir logo yapmak değildir.Marka; bir reklam kampanyası değildir.Marka; ürüne güzel bir isim vermek de değildir.


Marka, ürünün değer zincirindeki konumunu değiştiren stratejik bir karardır.


Bir ülke yalnızca üretimle büyüyebilir. Ama sürdürülebilir artı değer, üretimle değil marka ile oluşur.


Bugün dünyanın en değerli gıda markalarına baktığımızda çoğunun temelinde oldukça basit hammaddeler olduğunu görürüz. Kahve, kakao, süt, tahıl, fındık…


Ama bu ürünler tek başına satılmaz. Bir ürün stratejisinin, bir kategori konumlandırmasının ve güçlü bir dağıtım ağının parçası olarak tüketiciyle buluşur.


İşte bu yüzden markalaşma yalnızca pazarlama departmanının konusu değildir.


Bu, aslında bir iş modeli tercihidir.


Ülkemiz birçok sektörde üretim kaslarını zaten geliştirmiş bir ülke. Ama asıl sıçrama, o üretimin üzerine daha fazla küresel tüketici markası inşa edildiğinde gerçekleşecek. İHA ve SİHA’larda olduğu gibi…


Başka bir deyişle mesele yalnızca üretmek değil.


Mesele;hammaddeyi ürüne,

ürünü kategoriye,

kategoriyi markaya,

markayı da değere dönüştürebilmektir.


İşte o zaman bizim matematik de değişir.


Ve markalaşma gerçekten çalışmaya başlar.

 

-- -- --

Fındık örneğine önemli bir not:

Bu yazının odağı markanın ekonomik kaldıraç etkisini göstermekti. Ama sürdürülebilir bir marka hikâyesinin, değer zincirindeki herkes için daha adil ve güçlü bir model kurmadan tamamlanamayacağının da altını çizmek isterim.


Eğer yaratılan katma değer yalnızca markada kalıyor ve değer zincirinin başındaki çiftçi aynı payla kalıyorsa, bu model uzun vadede sürdürülemez.


Gerçek markalaşma sadece ürünü pahalıya satabilmek değildir; değer zincirinin tamamını güçlendiren bir yapı kurabilmektir.



Yorumlar


bottom of page